Okurken kitabı bende onunla beraber güzel dünyanın hayalini kurdum. İnsanların birbirini katletmediği ,sanatın yükseldiği, kadına değer verildiği, insanların elinden kitapların eksik olmadığı ,türkülerin atmosferde sesini, insanların şöhret meraklısı olmadığı ,para uğruna canların verilmediği...Her sayfası ayrı değerliydi benim için.
Kitap okurken en çok "bana ne kattığına" dikkat ederim. Sürekli kendime pay çıkarmaya çalışırım, not ederim. Ve bunlara göre kendimi yontmaya çalışırım. İşte Livaneli'ninde kitaplarını en çokta bu yüzden seviyorum. Durmadan yeni şeyler öğretiyor bana ,her yerde kolay bulamayacağım ilginç bilgilere rastlıyorum ve bakış açımın derecesini yükseltecek düşünceler ediniyorum. Bazen yaşanmış bir öykü oluyor bazen bir tarih oluyor. Köklü bir tarih.. Orta zekalılar cenneti de bunları bol bol içeren bir kitap. Denemelerden oluşuyor. Çoğunlukla Türkiye'nin geçmişinden bugününe kadar gözlemlerini paylaşıyor satırlarda. Bir denemesinde: "iki tip insan yaşıyor bu ülkede: Düzenden yararlanarak köşeyi dönmek isteyenler ve gidişattan acı duyarak değiştirmeye çalışanlar. Birinciler hiçbir şeyden rahatsız değil! Ne televizyon ekranlarındaki barbarlıklar ne müzik zevkinin yerlerde sürünmesi ne de ayakların baş, başların ayak yapılması etkiliyor onları. Hayatlarından memnunlar! Çökmekte olan Babil Kule'sinin bir çürüme basamağına tutunmuşlar, vur patlasın çal oynasın, günlerini gün ediyorlar. Toplumun zevkini geliştirme, niteliğini yükseltme, kibarlık, nezaket, insanca yaşam ,onur,merhamet,olgunluk gibi kavramlara uzaklar. Yaşamlarının amacı ,daha çok yeme, daha çok içme, daha zengin giyinme, daha çok seks yapma, daha çok hava ve göbek atma olarak özetlenebilir. Birde köşelerine çekilmiş insanlar var. Acı duyuyorlar. Her haber seyredişte, her gazete okuyuşta 'Bu ülkeye ne oldu böyle?' diye düşünüyor, yarınlardan kaygılanıyor ve içinde büyüdükleri Türkiye'yi tanımakta güçlük çekiyorlar. Aslında azımsanmayacak sayıdalar ama sesleri çıkmıyor. Kimse onları ekranda göstermiyor, fikirlerini sormuyor." , bugün ki Türkiye'nin insanlarından böyle söz etti Livaneli. Ve her kelimesi öyle doğru ki!! İnsanların çoğu çıkar ilişkisine bürünmüş bu yolda da birçok masumun geleceğini, ideallerini, umutlarını yakıyorlar. Haketmediği yerlerde bulunuyorlar. Bana göre bencillik içinde yüzüyorlar. Bir gün onun dönüp dolaşıp kendisini bulacağından habersiz ,insanlara acı çektirenlerle dolmuş şehirler. Bir de kendilerini firavun sanmaları yok mu? Baksanız kültürden yoksun kişilikler bunlar. Ne tarih bilirler ne konuşmasını, adab-ı muaşereti bilirler ne de manevi değerin önemini bilirler. Emek vermekten aciz olup ter dökmeden makam sahibi olmayı bilirler! Bir tarafta da insana kültürel değerleri aşılayıp zihniyet seviyesini yükseltmeye çalışan köşelerine sinmiş insanlar vardır. Emek verip hakederek hedeflerine ulaşmaya çalışan insanlar... Kültürel seviyesi yüksek insanlar... Edebiyata, sanata , insana değer veren insanlar... Ama diğer tip insanlar , bu insanları yok etmeye çalışıyor. İşte Livaneli onları "orta zekalılar" olarak adlandırıyor.
Orta zekalıların makam ve bencillik savaşından geleneklerimizi bile yitiriyoruz. Livaneli bunu şöyle dile getirmiştir kitabında: "Geleneklerine sahip çıkmış toplumları görünce imrenirim ve içimi tarifsiz bir hüzün kaplar. Japonlar, Japon gibi yaşama sanatının en güzel örneğini verirler. Paris'te bir kitapçı dükkanına girersiniz. Geçen yüzyıldan beri aynı aile işletmektedir. St.Germain'de yemek yediğiniz lokantada, Fransız Ihtilali beyannamesinin yazılmış olduğunu bilirsiniz. Cafe Deux Magot'ta Verlaine, Rimbaud, kahve içmiştir.
Bir başkasında her masa , orada oturmuş olan ünlünün anısına çakılmış olan plaketleri taşır: Lenin'den Yahya Kemal üstada kadar... Geleneklerimizin çoğunu yitirdik. Gün geçtikçe hafızasız bir topluma dönüşüyoruz. Oysa kurumları, gelenekleri korumak , topluma dolayısıyla insana bir güven duygusu ve yerleşiklik bilinci kazandırır. Çok sıradan bir mekan, anılarla değer kazanır ve anlam bulur. Biz ise yerli olmak ve geleneksel değerlere sahip çıkmak ayıpmış gibi kimliğimizden kurtulmaya çalışırız. Ve böylece Batılı olacağımızı sanırız. "
Bakın Başkomutanımızdan da şöyle bahsetmiş: "Mustafa Kemal'in büyük projesi, Osmanlı'nın kuruluşundaki 13.yy felsefesini tekrar canlandırmak ve özellikle Yavuz Selim'den sonra Araplaşmış olan Osmanlı uygarlığını yeniden Anadolu kılmaktır. Büyük bir asker olduğu kadar ,önemli bir kültür adamı olan bu dahinin ele aldığı kültür dönüşümü ve 'Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültürdür' sözü, bizim Rönesansımız ,yani yeniden doğuşumuz olarak algılanmalı. Mustafa Kemal ne Batı taklitçisidir ne de Doğu mistiği. O Türkiye Cumhuriyeti'nin kendi toplumsal özü ,yani Anadolu kültürü üzerine inşa etmeye çalışmış bir devrimcidir." Ve ben o devrimcinin kızı olmak istiyorum. Atamın kızı! Ve de onun bıraktığı değerleri, ilkeleri yaşam felsefem olarak görüyorum. İzindeyiz ATAM!!
Livaneli'nin desteklediğim ve en çok sevdiğim paragraflarından birisi de şudur: "Bizim iç hesaplaşmamız az, dış hesaplaşmamız ise gereğinden fazla gibime geliyor. İç değerlerimize göre kendimizi sorgulamıyoruz. Daha doğrusu içimiz biraz boş. Dışarıya göre var oluyoruz." Halkımızın genel sorununun bende bunun olduğunu düşünüyorum. Kendi yoluna ,çizgisine bakmaktan bir o kadar aciz olup, başkalarını gözetleyip hayatlarına karışmada bir o kadar çalışkanlar.
O kadar çok konu var ki hangisini seçsem de sizlere aktarsam diye karar vermekte güçlük çekiyorum. Ve anlattığı denemelerde öyle benzetmeler var ki daha iyi kavramanızı sağlıyor. Mesela kültürü"AĞAÇ"a benzetmesi gibi. "Düşünce kültürden türer. Kültürün beslediği düşünce ise üretime dönüşür. Gelişmiş ülkelerin sadece tüketimini, teknolojik seviyesini ve refahını görmek, meyvelerle gözünü dikerek ağacı görmemek demektir. Ağaç kültürdür. Ve kültür yarın yamalak eğitim verilen okullardan alınan bir belge değil, bir halkın tarihini kapsayan ve o halkın insanlık tarihi içindeki yerini belirleyen varoluş biçimidir."
Ah! Bu Livaneli yok mu? Bilgileriyle kafamdaki hazineyi zenginleştirmeyi başarıyor. Paşayı, anlatış tarzı daha çok ilgimi çekmeyi başardı ve daha kalıcı bilgi oluşmasına olanak sağladı. Ders kitapları ile çabuk unuturken Livaneli'nin anlatması aklımda kalıcı olmasını sağladı. "Osmanlı tarihinin en büyük veziri olan Sokollu Mehmed Paşa, bildiğiniz gibi Sırp kökenli. Osmanlı'ya bir çok devlet adamı kazandırmış olan meşhur "Sokoloviç" ailesinden geliyor. Gerçek adı Bayo Sokoloviç. Istanbul'da adına bir cami yaptırılan Rüsyem Paşa da aynı aileye mensuptur. Osmanlı idaresinin devşirme siyaseti zaten biliniyor ama beni şaşırtan şey, Bayo Sokoloviç'in sanıldığı gibi çocuk yaşlarda degil, 18 yaşından sonra Osmanlı'ya getirilmiş olması. Sokoloviç 18 yaşına kadar inançlı bir Hıristiyan olarak Sirbistan'da yaşıyor ve kilise korosunda Ortodoks ilahileri söylüyor. Aklımın etmediği şey 18 yaşına kadar inançları ve dünya görüşü pekişmiş olan bir gencin, o yaştan sonra din ve kültür değiştirerek içine girdiği yeni idarenin en yüksek mevkilerine ulaşması. 19.yy da doğmuş olan milliyetçilik kavramıyla malul kafalarımız, bu büyük gerçeği algılamakta güçlük çekiyor. Çünkü ne de olsa biz ulus-devlet çağının çocuklarıyız. Daha önceki yönet biçimlerini ve o dönemdeki insan duygularını anlayamıyoruz."
Ve ne kadar acı bir hakikat olsada değinmek istediğim bir konu var: " Ülkemizde çocukların terörist kurbanı olması". Katledilmeyle eş değerdir. Cinayetle eş değerdir. Daha hayatın ne olduğunu öğrenmeden, geleceklerini ellerine almadan , yaşam denen olgunun tadına varmadan göçüp gidiyorlar bu dünyadan. Belki çoğunun düşünüp hayalini kurduğu şey ise çikolataydı. Masum düşünceler de masum bedenlerle birlikte gidiyor. Livaneli ise denemesinde şöyle söz ediyor:"Jean-Paul Sartre ne demişti:'Savaşta ölen tek bir çocuk karşısında benim bütün kitaplarımın ne değeri var?' Evet yalnız Satre'in kitaplarının değil, bütün kitapların hatta bütün uygarlığın ne anlamı var? Şunu unutmayalım: En büyük anıt insandır. Hiçbir zaman büyüleyecek olan Filistinli ölü bir çocuk nedeni önünde, dünyanın bütün politikacıları, bütün askerleri, bütün devletleri, bütün hükümetleri başlarını önüne eğsin ve utanç içinde sussun. Savaş emri verenler acaba le şu çocukları olsa ne hissederler?"
Edebiyatın önemini ise "Birey ve toplum, sadece sanat ve bilimle açıklanamaz. Hele emekleme döneminde olan sosyal bilimlerin, toplumları açıklamada yetersiz kaldığını hepimiz biliyoruz. İnsan psikolojisinin ve toplum yapılanmasının, matematikte kesinlikle ele gelemeyen, formüllerle dökülemeyen alacakaranlık bir bölgesi var. İşte edebiyat o bölgeyi aydınlatarak, bizim kendimizi daha iyi tanımamıza yardımcı olur." , şeklinde ifade etmiştir. Genel olarak edebiyata "sıkıcı" olarak nitelendirilen bir önyargı var. Bu bazen okullardaki öğretmenlerden de kaynaklanabiliyor. Ama sıkıcı yerine bir de Livaneli'nin anlattığı bakış açısından bakmayı deneyin.
Aynı zamanda insanların kendisini TV başında nasıl da zaman öldürdüklerine vurgu yapıyor yazarımız: "Insanların deli gibi oradan oraya savrulmadığı , zamanın daha bol olduğu dönemleri hatırlarız. Modern hayat bize ne düşünme zamanı bırakır ne de okuma. Kendimiz, yakınlarımız , arkadaşlarımız; kitaplar,tarih , anılar daha gerilere itilir. Toplu gündemlerin peşine takılırız. TV karşısında, farkında olmadığımız bir esaret yaşar, kitleler halinde yönlendiriliriz. Böyle geçen binlerce saatin sonunda ortak bir alan oluşur. Kendini esareti kaptırmış olan bizler de bu ortak alanın kullarıyızdır artık. Bizim yerimize başkaları düşünür, başkaları karar verir.
"Gerçek önemli değildir politika için. Gerçeğin nasıl yansıtıldığı önemlidir." Ne kadar da doğru demiş Livaneli. Günümüzde örneklerini görmüyor miyiz?
Peki size bir soru. Türk olmaktan duyduğunuz duygu nedir? Utanç mı, gurur mu? Ikisi de yanlış bu tutum aslında. Livaneli "insan bir ulusa mensup olduğu için ne gurur duyabilir ne de utanç! Bireyi bağlayan kendi eylemleri ve hayata karşı duruşudur. Bir ulus kahraman da çıkarır, katil de, bilim insanı da sapık da ! Önemli olan , kişisel namus ve birikimdir.'' şeklinde yazmıştır denemesine. O yüzden siz siz olun önce yaptığınız eylemlere ve karakterinize neyi giydirdiğinize bakın.
''Günümüzde bir milletvekilinin cebinde şiir kitabı görebilir misiniz? Hiç sanmıyorum. Oysa bir insan ilişkileri yumağı olan siyasetin derinleşebilmesi de ancak edebiyat inceliğinde mümkün olabilir.'' Sonuna kadar katılıyorum yazarın yazdığı bu satırlara. Edebiyat kişinin kendisini tanımasını sağlar. Kendini tanıyan, anlayan insan, karşısındakini ''halkını'' da anlar.
Ve bu ülke halkını ise çok güzel ifade etmiş kalemi: ''Bizim edebiyatımızda Raskolnikov ( suç ve ceza kitabının baş kahramanı) olamaz ; çünkü vicdanıyla hesaplaşan ve suçunu itiraf ederek huzura kavuşan insanlara rastlanamaz. Bu yüzden suç ve ceza kavramları birbirine girmiştir. Türkler suçluluk duymaz ama utanır. Bu kültürde rezil olmak, küçük düşmek korkusu, işlenen bir suçun yaratacağı vicdan azabından kat kat güçlüdür.''
Önemli noktalardan birisi de, Türkiye'de '' geçmiş bin yılın en önemli Türk'ü kimdir?'' anketi yapılsa bu listenin komutan ve başkanlardan oluşacağına şüphe olmalığını dile getiriyor Livaneli. Oysa ki İngiltere bin yılın en önemli adamı olarak komutan ve yönetici seçmemiş. William Shakespare'i seçmiş. Sanatı seçmiş. Bu toplumun, sanata sanatçıya ne kadar önem verdiğini gösteriyor. Futbol bir dünya devi olmasına rağmen en çok tiyatro bileti satılıyormuş İngiltere'de. Gerçekten de bu ülkenin temeli KÜLTÜR. Ülkemiz ise kültür çizgisinden şaşmış ve uzaklaşmakta. Yakında yolumuzu da kaybedeceğiz.
Son olarakta beğendiğim ve not aldığım cümleleri satırı ekliyorum;''Benim tek pusulam vicdandır. Vicdanı olmayan her insan Nazi'dir.''
İşte böyle denemelerden oluşan bir kitap ORTA ZEKALILAR CENNETİ. Gündemi, tarihi, manevi değerleri daha iyi anlamanızı sağlıyor. Yolunuzu bulmada pusulanız oluyor ve bitirdiğinizde zengin bilgiler sunuyor size. Birde yazarımızın kitapta paylaştığı bir metin var. Bende sizlerle paylaşmak istiyorum. Motivasyon olsun sizlere 😉 1816 yılında, Baltimore kentindeki eski bir tapınağın duvarına kazılmış bu metin şöyle diyor:
Gürültü ve patırtının ortasında sükunetle dolaş;
Sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma.
Başka türlü davranmak, açıkça gerekmedikçe
Herkesle dost olmaya çalış.
Ama kimseye teslim olma.
Telaşsız ve açık seçik konuş.
Başkalarına da kulak ver.
Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları;
Çünkü dünyada herkesin bir hikayesi vardır.
Yalnız planlarının değil,
Başarılarının da tadını çıkarmaya çalış.
Ne kadar küçük olursa olsun işinle ilgilen.
Hayattaki dayanağın odur.
Olduğun gibi görün.
Sevmediğin zaman sever gibi yapma.
Aşka burun kıvırma sakın;
O çöl ortasındaki çimenliktir.
Yılların geçmesine öfkelenme
Gençliğe yakışan şeyleri
Gülümseyerek teslim et geçmişe.
Ara ara isyana yönelecek gibi olsan bile
Hatırla ki, kainatı yargılamak imkansızdır.
Onun için kavgalarını sürdürürken bile
Kendi kendinle barış içinde ol.
Görmeye çalış ki,
Bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen
Dünya yine de güzeldir.
Ben çoktan yazıp odamın duvarına astım bile. Sıra sizde.😎 Tabi ben 462 sayfalık bir kitabı birkaç sayfayla nasıl özetleyebilirim ki? Özet yetmez ,okumak gerek.
O yüzden yazımı okuyan sizleri ORTA ZEKALILAR CENNETİni okumaya davet ediyorum. Şimdiden iyi okumalar. ☺







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder