28 Kasım 2016 Pazartesi

GÜNÜN ŞİİRİ VE HİKAYESİ


      


                              HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM 
                                                  

  Seni, anlatabilmek seni.



   İyi çocuklara, kahramanlara.

   Seni anlatabilmek seni,
   Namussuza, halden bilmeze,
   Kahpe yalana.




   Ard- arda kaç zemheri,

   Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
   Dışarda gürül- gürül akan bir dünya...           
   Bir ben uyumadım,
   Kaç leylim bahar,
   Hasretinden prangalar eskittim.
   Saçlarına kan gülleri takayım,
   Bir o yana 
   Bir bu yana...




   Seni bağırabilsem seni,

   Dipsiz kuyulara,
   Akan yıldıza,
   Bir kibrit çöpüne varana,
   Okyanusun en ıssız dalgasına
   Düşmüş bir kibrit çöpüne.




   Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,

   Yitirmiş öpücükleri,
   Payı yok, apansız inen akşamlardan,
   Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
   Seni anlatabilsem seni...
   Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır

   Üşüyorum, kapama gözlerini...

Ahmed ARİF

Ahmet Arif, bu şiiri içinde büyütüp yeşerttiği sevdası Leyla Erbil’e yani ''Leylim Leylim'' ine yazmıştır. 1954 ile 59 arasında ve en son 1977'de olmak üzere altmışın üzerinde mektup göndermiş.

                                             * * *

İkili tanıştıklarında Leyla Erbil de Ahmed Arif gibi yalnız. O dönemde mektuplar daha bir flörtöz havada. Ama araya üçüncü kişilerin neden oldukları yanlış anlamalar ve uzaklaşmalar girmiş. O ara Leyla Erbil eşi Mehmet ile tanışmış. İkili arasındaki anlaşmazlıklar halledildiğinde Leyla Hanım evlilik kararını almış çoktan...
Leyla Erbil, bir başkasıyla evlendiği halde; o yine ona mektuplar yazmaya devam etmiştir...
                                           
                                                 * * *


                                           
                                            * * * 
Öyle bir yere oturtmuş ki genç kadını, neredeyse bir Tanrılaştırma söz konusu. Ki bunu Ahmed Arif de kabul ediyor. Leyla Hanım evlenip Ankara’ya yerleşiyor. Birbirlerinin sanatları üzerine etkileri de göz ardı edilemeyecek cinsten. Ahmed Arif zaten yazdığım tüm dizelerde sen varsın demeye getiriyor. Yine de neticede bir şeyler olmamış, olmamış…
                                            * * *
Leylâ Erbil bu mektupları yaşamının son günlerine kadar özenle saklamış. Hastalığının ağırlaşmaya başladığı, belki de pek fazla ömrünün kalmadığını fark ettiği günlerde bu mektupları günyüzüne çıkartmaya, bastırmaya karar vermiş. 
“Onun gibi bir adamın, büyük bir şairin yazdıklarının basıldığını niye görmeyeyim” diye düşünüyormuş. Mektupların kitaplaştığını görmeye ise ömrü yetmemiş.

İşte yazdığı o mektuplardan alıntılar:

- ''Gözlerinden öperim canım. En çok da burnundan. Gülme, ciddi söylüyorum.
Yarı parçan''

- “Canım benim,
Bilir misin, ‘canım’ dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep.”

- “Öpüyorum ama doyamıyorum. Mutluluk ya da cehennem bu galiba. Sana doymak, korkunç ahmaklık olur. Hadi gel …”

- “Seni cehennem bir hasretle öperim.”


- “Benim her şiirimde varsın ve olacaksın. Ama dünyanın en dehşet şiiri bile ‘Sen’ olamaz. Bunu yaşamak gerek. En asıl gerçek bu işte.”

Aynı mektubun sonu...

- “Hasretle canım. Öperim. Seni hasret ile öperim. Yiğit kızım benim. Mert ve kahraman kardeşim. Hasret ile...”

Büyük bir aşkı, arkadaşlığa, hatta kardeşliğe indiren cümleler... Çünkü sevdiği kadına saygı duymaktadır. Onunla ilgili olan her şeye.


- “Nemsin be? 
Sevgili, dost, yar, arkadaş... Hepsi, en çok da en ilk de Leylasın bana... Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni. Ben cehennem çarklarından kurtuldum, üşüyorum, kapama gözlerini”.



                             

                     Ahmed ARİF Kimdir?(23 Nisan 1927)


Ahmed Arif,  Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü'nde okudu.
1951 ve 52 de iki kez tutuklandı be sebeple yüksek öğrenimini tamamlayamadı. 
Çeşitli gazetelerde çalıştı.
1968 yılında Hasretinden Prangalar Eskittim kitabı çıktı ve korsan hariciden 23 baskı yaptı.
Yine aynı adla kendi seslendirdiği şiir kaseti 20 binden fazla sattı. 
Gerçek adı Ahmed Önal olan şair bir kalp krizi sonucu 2 Haziran 1991 yılında hayata veda etti.


27 Eylül 2016 Salı

''Kalbimizle Dünyayı Değiştirebiliriz''
Tüm bu anlatılanlar, sahip olduğumuz inançların evrene yollandığı ve Rezonans Kanununun esaslarına göre evrende kendileriyle aynı titreşimdeki enerjileri aradığı anlamına gelir.
Benzerler birbirini çeker. Bizim enerjimizle rezonans içinde olan her şey hayatımızda tahakkuk edecektir. Sözün özü; inandığımız her şey yaşamımızda gerçekleşecektir.
Bu nedenle, isterken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalar:
Ne dilersen dile, bunu mantık seviyesinden kalp seviyesine taşı,
İsteklerimizin gerçekleşebilmesi için, bunun mümkün olduğuna kesinlikle inanmalıyız.
İsteklerimizin gerçekleşebilmesi için önce kendimizi mutlu bir ruh haline sokmalıyız.
Öncelikle bilincimizi hedefimize yönlendirmeliyiz ki, hayatımızda gerçekleştirmek istediğimiz şeylerle etkileşime geçebilelim. Hayatımızda sadece derinden inandığımız şeyler gerçekleşebilir. Bu en başta kendi hakkımızdaki düşüncemiz için geçerlidir. Kendimizle ilgili görüşlerimiz yaşayacaklarımızı belirler. Tabii ki bu, bir şeyleri harekete geçirebilmek için gerekli olan güç ve kudrete sahip olabilmek için, bu kudretin bize dışarıdan verilmediğini, içimizden husule geldiğini anlamamız gerektiği anlamına da geliyor. Demek ki dış dünya, her zaman bizim iç alemimizi yansıtır.
İnançlarımız Dış Alemimizi Değiştirmeyi Nasıl Başarıyor?
Son yıllarda modern bilimin tespitlerinde köklü değişiklikler oldu. Değişim 1995 yılında Rus Bilim Akademisi’nde Vladimir Poponin ve Peter Gariaev yönetimindeki araştırmalarla başladı. Bu iki bilim adamının deneylerinin sonuçları o kadar hayret vericiydi ki, bu deneyler Amerika’da tekrar edildi ve sonuçta orada kamuoyuna duyuruldu.
Vladimir Poponin ve Peter Gariaev, “foton” adı verilen ışık parçacıkları vasıtasıyla DNA’nın tutumunu incelemek istiyorlardı. Bu test serisinde vakum oluşturmak için bir borunun içindeki tüm havayı aldılar. Artık vakumda bile kesin bir hiçlik olmadığı biliniyor. Her mekanda özel aletlerle oldukça isabetli ölçülebilen fotonlar (ışık enerjisi) kalıyor. Böylece fotonlar borunun vakumunda oldukça düzensiz bir şekilde dağıldı.
Bir sonraki adımda boruya insan DNA’sı verildi. Ve o anda çok şaşırtıcı birşey oldu. Parçacıklar DNA’nın varlığında daha farklı sıralandı. DNA, fotonlara direkt olarak etki ediyordu. Sanki görünmez bir güçle, fotonları, boruda düzenli bir şekilde sıralamıştı. Artık bu deneyde kesinleşen şey şuydu; İnsanın DNA’sı, fiziksel dünyaya direkt etki ediyor.
Klasik fizikte, daha önce böyle birşey gözlemlenmemişti. Dahası, klasik fiziğin alışılagelmiş mantığında, böyle bir şeye yer yoktu. Yani fotonlar insanların açıklayamadığı bir tutum sergiliyordu. Aslında bu yeteri kadar heyecan vericiydi, ama daha sonra olanlar tartışmasız bir devrim niteliğindeydi…Bilim adamları, DNA’yı borudan aldıkları zaman, fotonların düzenli sıralarını bozup dağınık hallerine geri döneceklerini düşünmüştü. Ama beklenenin tam tersi oldu! Fotonlar sanki DNA hala oradaymış gibi düzenli sıralarında kaldı.



Araştırmacılar deneyleri defalarca tekrarladılar, varılan sonuç aynıydı; fiziksel olarak ayrılsalar bile DNA ve fotonlar arasında hala bir bağ vardı. Görünüşe göre, kuantum fiziğinin “kuantum alanı” dediği bir alan aracılığıyla birbirleriyle bağlantılıydılar. Boşluk olarak tabir ettiğimiz şey aslında hiç de “boş” değildir, bilakis içinde milyarlarca verilerin dalgalar aracılığı ile hareket ettiği ve yayıldığı bir alandır.
Bu deney Rezonans Kanununu anlayabilmemiz için oldukça aydınlatıcı olmuştur. Ayrıca bu enerji alanını ayrıcalıklı kılan ise; tanıdığımız hiçbir enerji türüne benzememesidir.
Sıkı dokunmuş bir ağ gibi işlediği görülen enerji yüklü bu alan, iç ve dış alemimiz arasında bir nevi köprü görevi görür.
Tıpkı ses dalgalarının, havayı taşıyıcı olarak kullandığı gibi, yaydığımız inanç ve düşünce gücü de dünyaya taşınabilmek için bir aracıya ihtiyaç duyar. Burada, kuantum alanı devreye girerek, bu aracılık görevini üslenir.
Bu enerji alanı, farkında olsak da olmasak da her şeyle ve herkesle bağlantı içinde olmamızı mümkün kılar.
Bu esnada “alıcının” bizden ne kadar uzaklıkta olduğunun hiçbir rolü yoktur. Bu alıcı yan komşumuz da olabilir, dünyanın öbür ucunda bulunan bir kişi de olabilir. Oluşturulan ve yayılan rezonans alanı, her zaman doğru kişiye ulaşır. Böylece istediğimiz hedefimizle aramızda, enerji yoluyla kesin ve aktif bir bağlantı kurabileceksek eğer, neden en büyük arzularımızın gerçekleşmesi için daha fazla bekleyelim ki?
Kuantum alanı sayesinde herşeyle ve herkesle hemen bağlantıya geçebiliriz. Tek yapmamız gereken şey bunun için bir adım atmaktır;
Rezonans Kanunu, her zaman “evet” der.
İnançlarını her zaman doğru çıkarır.
Sana karşı gelmez.
Mesela, hayatının önemsiz olduğuna ve hiçbir anlam taşımadığına mı inanıyorsun, bu inancın, onaylanacaktır.
Gerçek, büyük bir aşkı hak ettiğine mi inanıyorsun, para, manevi ve maddi zenginliği hak ettiğine; hayatının derin, her şeyi kuşatan bir anlamı olduğuna mı inanıyorsun, bu inancın yaşamında gerçekleşecektir.
Neye inandığın enerjinin umurunda değildir, inancın yüksek ahlaki değerler taşıyabilir ya da çok kötü bir şey olabilir sana fayda sağlayabilir ya da hayatını zorlaştırabilir, enerji işin ahlaki kısmıyla ilgilenmez ve yargılamaz.
Enerji daima senin yaydığın içtekiler doğrultusunda çalışır.
İç alemimizde sahip olduğumuz her şey, dış dünyada da karşımıza çıkacaktır.
Dünyada karşılaştığımız her şeyin bir kaynağı vardır ve bu kaynak düşüncelerimizdedir. Eğer istediğimiz sonuçlara ulaşmak istiyorsak, düşüncelerimizi kontrol etmeye başlamalıyız, çünkü düşündüğümüz her şey bir rezonans alanı oluşturur.
Uzun süreli ve sık olarak düşündüğümüz, hissettiğimiz ve söylediğimiz her şey rezonans alanımızı yoğunlaştırır. Bu yüzden kaybetmek hakkında her düşünce kaybetmek, kazanmak hakkındaki her inanç da kazanma ihtimalini kuvvetlendirir. Bu yüzden dış dünyada değiştirmek istediğimiz her şeyi düşünce gücümüzle değiştirebiliriz.
İçindeki yaratıcılığı hatırla ve onu bilinçli olarak kendi iyiliğin için ve diğer insanların iyiliği için kullan!
Arzularımız gerçekleşmek üzere bizi nasıl bulur?
Artık aydınlık getirmemiz gereken tek nokta, bizimle etkileşime geçen enerjinin, bizi nasıl bulacağı konusudur. Sonuçta evrende milyarlarca DNA var ve bunların her biri enerji alışverişinde bulunuyor. Peki, evren arzularımızı, daha doğrusu arzulananı yolunu şaşırmadan bize nasıl iletir?
Bir yandan sürekli “yayındayız”. Rezonans alanımızı durmaksızın pozitif ve negatif düşüncelerimizle programlıyoruz. İstek ve amaçlarımızı koruduğumuz sürece, korku ve endişelerimiz içinde aynı şey geçerli, rezonans alanımız bizimle aynı titreşimde olanları bize çeker. Diğer yandan ise hepimiz “kod” olarak adlandırdığımız genetik bir isme sahibiz. Kriminal teknik ve babalık testi ile ilintili olarak bu kavramı daha önce duymuşsunuzdur. Her bir hücrenin DNA’sı da, aynı parmak izi gibi, eşsizdir. DNA, başkalarıyla karıştırılması mümkün olmayan genetik bir parmak izi bırakır. İşte bu enerji içinde geçerlidir. DNA’mızın enerji parmak izi , açık ve net bir adres bırakır. Titreşim o kadar belirgindir ki, her zaman bizim için en uygun çözümü bulur.
Düşünce Gücümüzle Yeni Bir Gelecek Oluşturabilir Miyiz?
“Zaman hiç de göründüğü gibi değildir. Sadece bir yöne doğru hareket etmez ve gelecek, geçmişle aynı zamanda mevcuttur.”
Albert Einstein
Düşünce gücümüz sayesinde geleceğimizi etkileyebilir miyiz?
Kesinlikle evet! Bunu yapabiliriz, hem de tahmin ettiğimizden daha fazla. Kuantum fizikçilerinin nefes kesici buluşları hayatımızı her an tamamen değiştirebileceğimizi ve istediğimiz her şeyi değiştirebileceğimizi, bize bir kez daha gösterdi.
Bildiğimiz gibi düşünce gücümüzle enerji yaymaktayız. Tabii ki sadece biz değil, diğer bütün insanlarda aynı şekilde enerji gücü yaymakta. Aynı titreşimdeki enerjiler birbirlerini çektikleri için tıpkı bizim diğer insanları ve olayları kendimize çektiğimiz gibi başka insan ve olayların da bizi çekiyor olması doğaldır. Buradaki tek koşul, iki enerjinin birbiriyle uyumlu olması yani titreşimlerinin birbirine yakın olmasıdır.
Bu arada kuantum fiziği, kuantum dalgası denilen şeyin, örneğin; düşünce ve inançlarımızın, sadece fiziksel olarak yayılmakla kalmayıp zaman içine de yayıldığını bulmuştur. Yani inançlarımız sadece yer değil, zaman da değiştiriyorlar (zaman dalgaları). Demek ki “normal kuantum dalgası” diye adlandırdığımız, geçmişten geleceğe giden kuantum dalagaları var. Bunun dışında, bir de “birleşik karmaşık dalgalar” olarak adlandırdığımız gelecekten geçmişe yayılan dalgalar vardır! Hayret verici değil mi? Ama gerçek. Geleceğe yayılan dalgalar “teklif dalgası”, geçmişe geri dönen dalgalar ise “eko dalgası” olarak adlandırılır.
Eğer bu iki dalga karşılaşırsa, yani gelecekten gelen bir eko dalgası, bizim yolladığımız bir teklif dalgasına rastlarsa, bu durumda dalgalar birbirlerini modüle ederler ve ikisinin ortak ürünü olarak ortaya “olay ihtimali” dediğimiz şey çıkar. Kuantum fiziğine göre “bir olayın gerçekleşmesi ihtimali, geçmişten gelen teklif dalgası ile gelecekten gelen uygun bir eko dalgasının buluşması sonucu ortaya çıkar”. Bu şu anlama gelir : “Sadece geçmiş geleceği değil, aynı zamanda gelecek de geçmişi etkiler”.
Aklımız bunu idrak etmekte biraz zorlanabilir, çünkü şimdiye kadar hep zamanın geçmişten geleceğe, doğrusal bir biçimde ilerlediğini düşünmüştük. Şimdiyse bunun tam tersinin de mümkün olması aklımız için şaşırtıcı. Demek ki : Gelecek dışarıda bir yerlerde, çoktan beri mevcut. Aksi halde geçmişe, yani bizim şimdiki zamanımıza, dalgalar yollaması mümkün olmazdı. Senin geleceğin de şu an, şu saniye mevcut. Ama yine de geleceğinin akışı önceden belirlenmemiş, zira geleceğin çeşitli mahiyetlerini seçme imkanına sahibiz.
Tabii ki bilincimiz, sadece bir tek zaman algılıyor. Farklı bir şey tanımıyoruz. Bu şaşılacak bir şey değil, sonuçta duyularımız çok sınırlı.Bütün ışık yelpazesinin sadece % 8′ini algılayabiliyoruz. Geri kalan % 92′lik gerçeği, aynı şekilde bizi çevrelemesine rağmen algılayamıyoruz. Aslında var olduğu halde tamamen yok sayıyoruz.
Ama yine de etrafımızda hiç tanımadığımız diğer enerji titreşim, dalga ve bilgilerle çevrili.
“Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.” Sokrates
Teklif dalgamız tüm geleceğimizi dolaşır. İster bir saniye sonrası, ister bir ya da on yıl sonraki olaylar olsun, tüm olasılıklar tek tek kontrol edilir. Bu aşamada kuantum fiziği şu fenomeni keşfetmiştir: Gelecekteki olay, zaman açısından ne kadar yakındaysa, rezonans da o kadar nettir. Bu şu anlama gelir; “Gelecekte gözlediğim bir olay zaman açısından bana ne kadar yakınsa, o olayın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği kararı o kadar kesindir.”
Yakın gelecekteki bütün olayları, bugünkü bilincimiz belirler.
İşte bu noktadan sonra “istemek” konusuna varıyoruz. Zira istemek birçok ihtimalden birini yaşamımıza çekmekten başka bir şey değildir.
Bir şey istediğimizde, bu doğrultuda bir teklif dalgası yolluyoruz.
Bu dalga, bir eko dalgasıyla irtibata geçiyor.
Bir gerçekleşme ihtimali meydana getirebilirsek istediğimizin gerçekleşmesi için en uygun şartları sağlamış oluyoruz.
İç alemimizde sahip olduğumuz her şey, dış alemde de karşımıza çıkacaktır.
Zira dış dünya her zaman iç alemimizi yansıtır.
Ancak bilincimizi hedefe yönlendirirsek yaşamımızda sahip olmak istediğimiz şeylerle etkileşime geçebiliriz.
Eğer istediğimiz sonuçlara istiyorsak; düşüncelerimizi, duygularımızı ve inançlarımızı gözlemleyerek yönlendirmeye başlamalıyız, zira hissettiğimiz ya da düşündüğümüz her şey, bir rezonans alanı oluşturur.
Rezonans Kanunu-Pierre Franckh

23 Eylül 2016 Cuma

İstediğimiz Hayatı Yarattığımız Bilimsel Olarak Kanıtlandı.

İstediğimiz hayatı yarattığımız bilimsel olarak kanıtlandı

Eğer şu ana kadar isteklerimiz gerçekleşmediyse, en şiddetli arzularımıza ulaşamadıysa; eğer hayatımıza hiç istemediğimiz şeyler girdiyse, eğer mutsuzsak veya yenilgiye uğradıysak, bütün bunların sebebini Rezonans Kanununda bulabiliriz. “ Pierre Franckh, bu kitabında Rezonans Kanununu kavrayıp onu nasıl kullanacağımızı anlamaya başladığımız anda, hayatımızdaki her şeyin mümkün olabileceğini anlatıyor. Yazar, hayatımızı kalbimizle değiştirebileceğimizin de altını çiziyor.
Düşünce gücümüzle maddeye etki edebilir miyiz?
Kim olmayı istiyorsun?
İsteklerimizi hangi yolla yayıyoruz?
ideal partneri yaşamımıza çekmemizi sağlayan en uygun rezonans alanını nasıl oluştururuz?
Rezonans alanın yazılı ve görsel izlenimlere nasıl tepki verir?
Eğer istediğimiz sonuçları elde etmeye çalışıyorsak; düşüncelerimizi, duygularımızı ve inançlarımızı gözlemleyerek yönlendirmeye başlamalıyız. 
''Çünkü hissettiğimiz ya da düşündüğümüz her şey, bir rezonans alanı oluşturur ve biz isteklerimizi yönetebiliriz.''

İmkansız, sadece bizim imkansız olduğunu düşündüğümüz şeydir.
Belki de şu anda imkansız olduğunu düşündüğün şey, işte bu sınırsız olanakların imkansız olmadığı fikridir. Öyleyse bu senin şahsi kanaatindir. 
Bunun doğru ya da yanlış; iyi ya da kötü bir tarafı yok. Bu senin, kendi kanaatindir ve yaşamın da bu doğrultu da ilerleyip gelişecektir.
Ama ya hayat görüşün ve inandıkların yanlış bilgi ve olgulara dayanıyorsa?
En yeni bilimsel araştırmalar, duygu, düşünce ve inançlarımız sayesinde olduğumuzu, hiçbir şüpheye yer bırakmazsızın ispatlıyor. 
Zira duygularımızla desteklenmiş ve kaydedilmiş inançlarımız muazzam bir rezonans alanı oluşturuyor. Ve bu rezonans alanındaki titreşimlerle uyum içinde olan her şey... Evet dünya üzerindeki her şey, bu titreşime ayak uydurmak durumunda kalıyor.
Demek ki asıl soru şu: Sen şu anda hangi rezonans alanını oluşturuyorsun? Ve bu soruyla kendimizi konunun tam ortasında buluyoruz.
Rezonans Nedir?
Resonantia = Akis
Rezonans = Eko, yankı, titreşim
Rezonans Kanunu, evrendeki her şeyin birbirleriyle titreşimler aracılığı ile nasıl iletişim halinde olduğunu anlamamızı sağlar. Vücudumuzun her bir organı ve hücresi de dahil olmak üzere dünyadaki bütün nesnelerin ve canlıların kendilerine has bir titreşimleri vardır. 
Bu, madde içinde böyledir. Maddenin titreşim enerjisini incelediğimizde farklı objelerin genellikle farklı frekanslarda titreştiğini görürüz. Bazıları da aynı ya da benzer frekansta titreşir.

Bunu piyanodan da biliriz; piyanonun herhangi bir tuşuna bastığımız zaman, bu tuşla uyumlu olan diğer bütün teller de titremeye başlar. Notaların daha pes ya da tiz olması, hiç önemli değildir. Uygun frekansta olmaları onların titreşime geçmeleri için yeterlidir.
Diğer insanlar, nesneler veya olaylar, eğer bizimle aynı frekansta iseler, içimizde oluşturduğumuz titreşim alanına karşı koyamazlar. Bizim titreşimlerimize tepkisiz kalmaları mümkün değildir. Nasıl ki piyanonun basılan tuşuyla aynı frekanstaki diğer teller bu tuşun hareket ile titreşmek durumunda kalıyor ise, bizimle aynı frekanstaki insanların, nesnelerin ve olayların da bizim titreşimlerimize katılmaktan başka seçeneği yoktur.

Peki ama diğer varlıkların bizim enerjimizle titreşime geçmesi bize ne yarar sağlar? Burada, Rezonans Kanununun şu temel kuralı devreye giriyor: BENZERLER BİRBİRİNİ ÇEKERLER.
Bizim titreşimlerimizle uyumlu olan her şey, karşı koymaksızın bizim hayatımıza çekilecektir. Bu, bizim için her zaman olumlu bir şey anlamına gelmez. Mesela titreşim bazen maddeyi tahrip edecek kadar kuvvetli olabilir. Bir opera sanatçısı sadece sesinin gücü ile bir bardağı çatlatabilir. Burada yaptığı şey enerjiyi boşluktan bardağa iletmektir. Eğer bardağa iletilen enerji bardakla aynı titreşime sahipse, yani bardağın moleküler yapısı ile aynı frekanstaysa, basınç bardağı çatlatacak kadar büyük olabilir.

Biz bir bardak gibi çatlamayız tabii ki. Ama içimizdeki “negatif titreşim enerjisi” olarak adlandırdığımız şey; bizde hoşlanmadığımız, huzursuzluk verici hislerin uyanmasına, hatta belki sarsıcı olayların yaşamımıza çekilmesine sebep olabilir.
İşte bu yüzden, nasıl bir titreşim içinde olduğumuzun, bilerek veya bilmeyerek hangi rezonans alanını oluşturduğumuzun farkına varmak, bizim için çok mühimdir.

İsteklerimizi Hangi Yolla Yayıyoruz?
“Ön yargıları yıkma, atomu parçalamaktan daha zordur” Einstein
Kalp, ezelden beri sevginin en kuvvetli sembolü ve duygularımızın merkezi olarak kabul edilirdi. Ama sonra tıp ve modern bilim ortaya çıktı ve bize, kalbin sadece vücudumuzda kanın dolaşımını sağlayan bir pompa olduğunu yutturmaya çalıştı. Biz “normal insanlar” ise, elimizde halihazırda bunun aksini kanıtlayacak herhangi bir delilimiz olmamasına rağmen, kalbimizin duygularımızın merkezi olduğu inancımızı asla kaybetmedik.


''1993 yılında duyguların insan vücudu üzerindeki hakimiyeti hakkında bir araştırma yapılmak istenmiş ve bunun için duygularımızın oluşumundan sorumlu olduğu düşünülen bölgeye, yani kalbimize odaklanılmış. Oldukça çabuk, daha araştırmaların başında herkesi hayrete düşüren bir şey tespit edildi. Ve bu buluşun neden daha önce yapılmadığının şaşkınlığı yaşandı. Bu nefes kesici buluş; kalbin muazzam büyük bir enerji alanıyla çevrili oluşuydu! Burada bahsedilen alanının çapı yaklaşık iki buçuk metredir...''
Bir düşünün, kalbimiz beynimizin oluşturduğundan çok daha büyük bir enerji alanı oluşturuyor. Bilim şimdiye kadar beynin, sahip olduğu elektromanyetik nabızlarla en büyük yayın alanına sahip olduğunu varsayıyordu. Ama şimdi bundan çok daha büyük bir enerji alanı bulundu, insan vücudundan dışarı uzanacak kadar kuvvetli bir enerji. Böylece ilk şaşkınlık atılmasıyla birlikte, akıllara kalbimizin etrafındaki bu enerji alanın nasıl bir görevi olduğu sorusu geldi. Geldiğimiz noktada ulaştığımız bilgiler şaşırtıcı olduğu kadar önemlidir de.
Kalbimiz tarafından oluşturulan elektromanyetik alan vücudumuzdaki organlarla iletişim halindedir. Hatta beyin ve kalbin arasında bir bağlantının bulunduğu ve bu bağlantıyla kalbin beyne hangi hormonları, endorfini ya da diğer kimyasalları salgılaması gerektiğini bildirdiği kanıtlanabildi.Beynimiz bağımsız hareket etmiyor, aktiviteleri için gerekli sinyalleri kalbimizden alıyor.

Hepsi bu kadar da değil! Bilim adamları araştırmalarında kalbimizden yayılan bu elektromanyetik alanın sadece duygularımız tarafından oluşturulmadığını ve gücünü diğer önemli bir kaynaktan, kanaatlerimizden; yani derin bir inançla bağlandığımız ve hayatımıza doğrultusunda yön verdiğimiz düşüncelerimizden aldığını buldular. Bütün duygu ve düşüncelerimiz kalbimizin enerjisinde bilgi olarak bulunmakta ve vücudumuzdan yayılan en kuvvetli sinyal olarak sadece beynimize ve organlarımıza değil, aynı zamanda dünyanın derinliklerine doğru taşınmaktadır. Bu ezeli gerçeğin yansımalarını “kendini derin bir inançla savunmak” “bir şeyi kalpten istemek” ve tabii “kalbinin sesini dinlemek” gibi bazı deyimlerimizde görmek mümkündür.
Kalbimiz, inanç ve duygularımızı elektromanyetik titreşimlere ve dalgalara dönüştüren bir tür aracı olarak hizmet eder. Ve bu elektromanyetik dalgalar vücudumuzla sınırlı kalmaz, bütün çevremize uzanır, bizi kuşatan her şeyle iletişim halindedir. Kalbimiz, bütün inançlarımızı, geleceğe yönelik düşlerimizi ve duygularımızı başka bir dile, titreşimlerin ve dalgaların kodlanmış diline çevirir ve bunları evrene gönderir.
İnançlarımız kalbimizin yaydığı elektromanyetik dalgalar sayesinde fiziksel dünyayla etki alışverişinde bulunur. Yayılan bu enerjinin ne denli büyük olduğunu HeartMath Enstitüsü’nün yaptığı araştırmalar gözler önüne seriyor:
Kalbin elektrik akımı (EKG), beyinde oluşan elektrik akımından (EEG) altmış kez daha kuvvetlidir.
Kalbin manyetik alanı ise beyninkinden beş bin kez daha kuvvetlidir.
Demek ki kalbimizle, beynimizle yaydığımızdan çok daha fazla enerji yayıyoruz. Peki bunu bilmek, bizim için neden bu kadar önemli? Çok basit, çünkü bu sayede, bazı dileklerimiz hemen gerçekleşirken, bazılarının gösterdiğimiz tüm çabalara rağmen neden bir türlü tezahür etmediğini anlıyoruz.
İsteğimizin gerçekleşeceğine gerçekten inanmadan olumlama (imgeleme) yaparsak ya da bir şeylerin hayalini kurarsak, sadece beynimiz elektromanyetik dalgalar yayarken, duygularımızın gerçek merkezi olan kalbimiz beş bin kat daha büyük bir kuvvetle, genellikle tereddüt ve korku olan asıl inancımızı dünyaya yayar. Bunun sonucu apaçık ortadadır; hayatımızda sadece kalbimizin derinliklerinde gerçekleşeceğine inandığımız şey gerçekleşecektir.
İnançlarımızı duygularımızla desteklediğimiz zaman yaydığımız enerji çok daha büyük olur. Ama üzgün, depresif ya da bitkinsek, istediğimiz şeyi dileyebiliriz, bu durumda kalbimizden yaydığımız hüzünlü duygular, mantığımızdan gelen isteklerden her zaman daha güçlü olacaktır. Peygamberle, günümüzün ve geçmişin dünyaca ünlü alimleri ve bilgeleri ısrarla “Kalp gözüyle görmeyi” öğrenmemizi söylerler.
NOT: Ayrıca sizlere Nilgün Küçük Renkli Dilek kitabını önerebilirim. Neyi düşünürsek onu yaşarız ifadesiyle kitabında bunu çok güzel anlatmış. Daima olumlu düşünerek hayatımıza nasıl yön verebileceğimizi bilim araştırmalarla yazmış satırlara. Bence okumak istersiniz 😉

19 Eylül 2016 Pazartesi

BİZ KİMİZ???

  


 Biz kimiz?
Hazan Berrak DAŞTAN
Özlem KALKAN
 Melisa BOZTEPE

     Bizde kendimizden bahsetmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Sizlerde soruyorsunuzdur. Bunlar kim ? Amaçları ne? Ne yazıyorlar? Öyleyse sırasıyla anlatmaya başlayalım. 

Biz üç yakın arkadaş daha doğrusu birbirine bağımlı dost ve dünyayı kurtaran adamın kızlarıyız diyebiliriz. Çünkü dünyayı kurtaracakmış gibi her şeye el atan yardımcı olmaya çalışan; kadınları, hayvanları, doğayı, çocukları,kitapları,sanatı koruma peşinde olan gençleriz. Ki bunları saymakla bitmiyor amacımız. Atamızın bıraktığı değerlere büyük saygı duyup ilkelerine uymaya çalışıyoruz,milletimizin de bu değerlere uymasını saygı duymasını istiyor ve diliyoruz. Bu dünyadaki vahşetin sanatla kurtulacağına inanıyoruz. Şiddeti ve terörü lanetliyor ölen her canın acısını içimizde hissediyoruz.Biz ne yapabiliriz diye sorguluyoruz! Edebiyatı seviyor,sporu yaşamımızın içinde tutmaya özen gösteriyoruz. Seyahat etmeye,gezmeye,yeni insanlar tanımaya bayılıyoruz. Keşfetmek her insanın içerisinde bulunan bir arayış ve bu arayışın farkına varanlar kendini yollara adıyor.Sanırım bizde farkına vardık ve her fırsatta kendimizi yollara atıyoruz.Hem kendi içimizde yolculuk ediyor hemde yolları aşıyoruz. Sürekli bir çılgınlık peşindeyiz. Eğlencesinden dansına,müziğinden adrenalinine kadar. Aslında en büyük amacımız her daim kendimize bir şey katmak ve Delfi Tapınağında '' kendini tanı'' yazması gibi kendimizi tanımak için çabalıyoruz. Bizce en önemli şey bir insanın kendini tanıması. Kendini tanıyan insan karşısındakine de saygı duyar değer verir ve anlar. Kendini tanıyan insan ne istediğini bilir kişilik denen şeyi ruhuna oturtur ve hiçbir zaman boşa zaman geçirmez. Çünkü ne yapması gerektiğini biliyor, farkındadır. Bunun yolunun da sanattan,edebiyattan,felsefeden, kitaplardan,seyahat etmekten ve çeşitli aktivitelerden  geçtiğini düşünüyoruz. İşte bizde o yolda yolculuk yapıyor her şeyden önce kendimizi sonra yaşadığımız dünyayı keşfediyoruz. Keşfetmeye de devam edeceğiz. 




      Bizi tanıştırıp birbirimize bağlayan şey neydi biliyor musunuz?SANAT!

Tango sayesinde birbirimize kavuştuk. O yüzden tangonun yeri bizde başkadır ve fazlasıyla minnettarız tangoyu çıkartan Arjantin halkına. Beslendiğimiz ve birbirimizi beslediğimiz yaşam enerjimizse hiç bitmiyor sizler de yaşam enerjisini eksik etmeyin ruhunuzdan. İlerledikçe daha da yol olduğunu fark ediyorsunuz. Sonu gelmeyen bir yol... Ve bu yolda yanınızda bulunacak insanlar önemli. Biz beraber o yolda olmaktan çok mutluyuz.İnsanlar tarafından kırılsakta ne olursa olsun çizgimizden şaşmamaya dikkat ediyoruz. Çünkü o çizgi kişiliğinizin çizgisidir ve o çizgiden uzaklaşırsanız kişiliğinizden de uzaklaşır hatta kaybedersiniz. Hayat şöyle bir baktığınızda uzunmuş gibi görünür ooooo yıllar var dersiniz. Ama bir bakmışsınız çoktan geçip gitmiş. İşte sanılanın aksine öyle kısadır. Ve üzerinde durmamız gereken noktaysa yarınımızın olup olmadığıdır. O yüzden yarınımız yokmuş gibi yaşamak bugünü öyle değerlendirmek gerek. Hayalleri planları cesaret edemediklerimizi ertelememek gerek ve zamanı olduğunca iyi değerlendirmek gerek. Keşke yapsaydım dememek için şimdiden yapmaya koyulmak gerek.Anı yaşamak gerek.


                         
     
Yaşadığımız süre zarfınca hiçbir şey yapmamaktansa yapıp pişman olmayı tercih ederiz. En azından denedik diyebilmek için.  Hayatta her duygu tadılmalı her türlü çılgınlık denenmeli bizce ve "önce can sonra canan " denildiği gibi önce kendi mutluluğumuz için yaşamalıyız. Hayat bizim ve biz yönlendirmeliyiz . Komuta bizde olmalı bir başkasında değil hatta ebeveynlerimizde bile değil(saygı çerçevesinde).


                          
       Kısacası kendimiz için bir şeyler yapmalıyız. Az çok bizler hakkında kafanızda fikirler oluştuğunu düşünüyoruz ve amacımızı da anlamışsınızdır diye tahmin ediyoruz. Bizce kendinize not olarak alacağınız şeyler de olacaktır.Son olarak özgürlük senin ve doyasıya yaşa diyoruz. Kendinize iyi davranın :) :)


                   


18 Eylül 2016 Pazar

Hepimiz AYŞEGÜL TERZİ'yiz

AYŞEGÜL TERZİ
   Çok küçüktüm hatırlıyorum; babamı, annemi, teyzemi, halamı yani çok yakınlarımı dudaklarından öperdim. Biraz daha büyüdüm,kardeşim ile amcamıza popolarımızı gösteriyorduk artık. Yaptığımız o yaşta öyle doğruydu ki fotoğraflarımız bile var hatırlansın diye. Üzerine biraz daha yaş eklendi ve bir daha göstermemek şartıyla yasaklandı.Ayrıca öyle herkesin kucağına oturmayacaktık. Oysa birkaç sene evvel doğruydu. Yine yaşlandım, bir bebeğim oldu,ağlayan sanıyorduk, daha önemlisi kız sanıyorduk. Bebek erkekti. Bir tek külodu vardı üzerinde. Çıkarınca aaaa çok ayıp olan bir külot.Ben oturma odasında,gelen misafirlere ''bak bu benim bebeğim''diye gösteriyor peşine de ''bu ne'' diyordum.Bebeğime sevgi dolu bakan gözler,sonunda sorumu ayıplayıp susuyordu.Neden diyordum.Merak ediyordum.On kişiden birisi sonunda açıklama zahmetinde bulundu.Ama zihnime işlenmişti.Yasak ama herkesin bildiği bir şeydi o.Ben niye bilmiyordum.Bende bilecektim.Merak işlendi zihnime utanç temeliydi.
   Okul çağına geldiğimde,eteğimin altına girmeye çalışan erkek çocuklar vardı,yanlışlıkla açılınca gülmeye başlayan çocuklardı.Beni uyaran yetişkin beyinler onlara bir şey demiyor muydu? Hem eteğin doğası buydu açılırdı niye gülüyorlardı, ben niye daha fazla özen gösteriyordum ;onlar girmesindi eteğimin altına!
Yine okulda ben ip atlayacaktım,onlar basketbol oynayacaktı.İp atlamayı hiç sevmedim.Dayatılan her şeye karşıydım.O topla oynayacaktım ama etek giyiyordum ya açılırsa ? Varsın açılsın çocukluğuma sığınıyordum. O topa dokunulacaktı.Futbol maçı yapıyorsak temas etmeden çalım atılacaktı.Erkek beyniydi bu,istifade etmeye kalkardı.Peki bana bunu öğreten yetişkin beyinler onlara öğretiyor muydu?Oyunda oyun oynanır,kimseyi zor durumda bırakma,saygı duy diyor muydu?Ben eteğim ile oynamaktan,açılmasından,istifade edildiğimi düşündüğümde tepkimi göstermekten hiç utanmadım.
   Sonra sıralarımız büyüdü,iki olay yaşadım günlüğümü karıştırmadan hatırlanan cinsten iki anım var o zamanlara ait.Sıralar büyüdü demiştim, tabii bizde cinsiyetimizin farkına vardık.Çocukluktan beri bir arada olduğumuz,aynı odada yatmaktan utanmadığımız çocukların bakışı puslandı.O çocuklar(!) sırada arkanızda otururken sizi taciz etmekten,materyalleri kullanmaktan çekinmiyordu da,ben mi sınıfta bağırmaktan çekinecektim?Ben şikayet etmiştim etmesine de benim bile duyamayacağım kadar sessiz bir şekilde halledildi(!)Üstelik hiçbir şey yapmamış gibi bakıyorlardı yüzüme.Beynime kazındı;erkekler yapar üstü kapatılırdı.
Biraz daha büyüdüm.Erkek fatmaydım tabiri caizse.Ailesi tarafından prenses denen küçük kız,nasıl olmuştu da erkek fatma olmuştu?Bunda kadın olduğum için her yaşta hedef olmam sebep olabilir miydi?Erkeklerden hoşlanmayan ama onlar gibi davranan..Yarım dönem onlar gibi nasıl olunur tattım.Toplumun dayattığı erkeklik;kaba ve bencildi sahi bu kadar kolay mıydı erkek olmak?Hoşlanmıyordum ama yaparken haz alıyordum.Erkeklik böyle bir şey miydi?Prenses sorguladı.Nasıl erkek olmaya karar verdim?Yeni girdiği sınıfta aşk mektubu alması,arkadaşları tarafından yenge diye çağırılması ,ders anlattığı yakın dostunun kağıt verip kaçması...Güler yüz kadınlarda açık kapı demek miydi.Ülkemizde evetti ilerleyen yaşlarda çok sık hatırlatacaktı hayat.
 İkinci olayım ise aynen şöyleydi.Site içinde beraber oynadığımız yaşça büyük bir çocuk tarafından annesinin gözü önünde şiddete maruz kalmıştım.Üstelik çocuk vuruyor annesi gülüyordu.İlahi adalet midir bilmem çok sonra,bir basketbol sahasında; ondan yaşça büyük iki çocukta onu hırpalamaya başladılar biz karşı potadan onları izliyorduk.Ne yapmalıydım?İyi oldu mu demeliydim.Hayır şiddet kötüydü o çocuk öyle davranmıştı çünkü beynini çalıştıramıyordu,annesi gülüyordu,yaptığı doğru gelmişti çünkü illa bir uyaran olmalıydı düşünmesi için.Annesi için şiddet normal miydi?Çocuğu alıp yerden yere burmaya başladılar.Kafam karışmıştı sonunda hemen benim içinde bir anlamı olan binalarına gittim annesine haber verdim..Annesi koşarak gitti sahaya.Arkasından kendi çocuğu için koşan bu kadına acıyordum.Korkmuştu,benim annemde beni öyle öyle görünce korkmuştu.Çocuğu biz gelene kadar potaya asmışlar.Nasıl indirdiler merak etmiyordum.Kadın geldi ve olay son buldu tepelerde..
Beynime işlenmişti artık: babam bile bana şiddet uygulamazken sen kimdin,sonunda fiziksel değil ama zekamla seni dövecektim.Daha çok acıtıyordu farkındaydım,vicdan azabı çektirecektim,sana nasıl davranılması gerektiğini öğretecektim;beynime kazındı ki bana kötülük yapsalar bile iyilik yapacaktım yanlış ise doğru olanı kendime rağmen yapacaktım.Ancak o zaman doğruyu bulabilirdim.Beynime kazındı ki kadın olmak demek anne olmak demek, o kadın gibi olmamak demekti.
   Biraz daha büyüdüm.Lise popülerlik ve sınav demekti benim için.Lisede sevgilim olmadı.Ama ihtiyaç duymadığım için ama saçma geldiği için ama öncelik derslerim olduğu için yada başka bir sebepten.Sonuçta o zamanlar yaşanan ilişkiler ilgimi çekmiyordu.Lisedeyken hiç unutmam edebiyat hocamız kısa etekli(!) bir kız arkadaşımıza yönelik isim vermeden bir şeyler söyledi.O da kadındı.Dedi ki eteğinizi daha da yukarıya çekerek bacaklarınızı göstermek hoşunuza gidiyor mu?Suratına bile bakmayacağınız insanlar hakkınızda konuşuyor.Baksan hocamıza, o da etek giyiyordu.Dizin üstünde karış hesabına göre mi kısa oluyordu madem öyle sende bazı zihniyetlere göre çok açıktın.Demeliydi ki boyu ne olursa olsun yüzüne bakacaksınız,ne olduğu önemli değil siz eşitsiniz,arkadaşsınız.Sizi gözleriyle soyanları uyaracaksınız!!!Demedi ve öğretmen sıfatıyla öğretti ve öğretmeye devam ediyor.Evde eğitim görmeyen cahil beyin bunu doğru olarak aldı sayesinde.
  Sonunda ün'lü olmuştum(hep öyle derim).Artık erkekleri tanıyordum.
Yeni yıla gireceğiz.Fizyoloji dersi öncesinde planlar yapmışız,ne giyeceğimize karar vermişiz yeni yıl için.Dersin bilmem ne adındaki profesörü girdi(Cidden bilmiyorum :D neden gereksiz şimdi söyleyeceğim).Dersi anlattı ve dersin bitimine son beş dk kala ne yapıyorsunuz yeni yılda dedi.Bırakın bu zihniyeti,gavur işleri,bakın her sene taksimde haberleri duyuyorsunuz kısa etekli kadınlar,mini şortlular bilerek ellenmek için çıkıyor dışarıya.Öyle olanlara biz şey diyoruz ama siz öyle olmayın burada da söyleyemem onu...Ben seks işçisi denmesinden yanayım çünkü onun ifade ettiği bir karakter çeşidi yinede kendisi gibi ruhumuz orospu değildi(ağzımı bozduğum için çok özür dilerim fakat hak etti.)Bakınız ondan olmayanı nasıl karalıyor,sınıfta açıkça bize hakaret ediyor.O bir okumuş cahil!Onlardan çok var ve türlerinin en tehlikeli olanları.
Yine üniversitemde çalışıp,aileme destek olayım dedim.Usta çırak usulü öğrenilen bu işte,ustam dediğim,çocuğuyla tanıştığım,ağabey diye mesafe koyduğum adam(!) tarafından korkakça tacize uğradım.Korkakça diyorum çünkü apartmandan çıkan olmasaydı devam edecekti.Ben mi?Neye uğradığımı şaşırdım o adam çıkmasaydı ne yapardım?Bilmiyorum inanın.Onunda kızı var değil mi?O adamı da yetiştiren bir annesi var değil mi?Kimse kızının başına böyle bir şey gelsin istemez değil mi?Ama karısını aldatarak,bel altı esprileri ile kadına olan saygısını gösteren bir insan için bunları düşünmek fazlasıyla zor olmalı.
Bu defa Karanfil çıkışında Meşrutiyet duraklarında beklemek için karşıdan karşıdan karşıya geçtim.Yolunu kolejden benim için çeviren yine bir takip vakasıyla karşı karşıyaydım. Bu cinsimiz durakta benimle birlikte bekledi.Acemi olması beni sevindirdi.En azından düşman kim belliydi.Oturdum,oturdu.Elinde telefon camından beni süzüyor bana bakıyor ve çirkin  gözlüğünü de bu iş için kullanıyordu.Gerizekalı gelen telefonda GOP'a bindim diyordu karşı tarafa.Nereye gittiğinden bir haber.Hiç tereddütsüz anladığımı belli ettim.Ayakta gidilmeyecek kadar boş olmasına rağmen kalktım.Neden korkacaktım.Beni tanıyor muydu belki katil bendim.Bir taraftan planlıyorum yüksek sesli mi ifşa etsem diye duyarsız toplum evet ama sonuçta tecavüz edilmemiştim suçlu sayılmazdım öyle değil mi?Belki kuyruk sallamışımdır karşıdan karşıya geçerken.Sonunda anladığımı anladı indi aşağıya.İnsaflı sapık.
Bu defa bir amcamız başrolde.Mağazaya girdiğimde ''off be' dedi bir ses.Hışımla döndüm sinirli bakışlarım üzerinde.Neden duymamazlıktan geleceğim ki?Utandı çıktı.Şaka yaptım.Vitrin camından takip ediyor beni.Bende kafamı salladım,elimle ''bak ne yapıyorum sana polisi arıyorum görürsün sen''diyorum ona.Çok güzel anlaşıyoruz amcamla. 
Dört mağaza ileride bekledi korktu bu defa =D.Ama ben korkmuyordum!Ayrıca neredeydi şu lanet olası polisler?Başka zaman gövde gösterisi yaparak köpekle dolaşıyorlar.Benim size ihtiyacım var,neredesiniz?Güvenpark'a posta mı yollayayım?Hoş Güvenpark'ın hizasında kavga olsa sanki geliyorlar da benimki de umut işte.Evet ne diyordum hah sonunda bu da vazgeçti.Onlar gibi düşünmeye çalıştım.Üzerime bakıyordum uzun elbisemi giyinmiştim.Kollarım mı dekolte sayılıyordu yoksa boynum mu? Karar sizin.
Sonra onların sesini öldürdüm.Ne giysem bu başıma gelmiyor muydu?O zaman niye düzeltilmesi gereken benim kıyafetlerim,kibar konuşmam,bakışlarım ve daha fazlası oluyordu.Niye ben dikkat etmek zorunda kalıyordum.
Başka bir işteki olayımı da anlatıyorum müsaadenizle.Düşünün bir işe giriyorsunuz ikinci günü oranın müdürü içki içmeye davet ediyor sizi.Haydi yine tabiri caiz ya kuyruk sallayayım işe alınma konuşmasında ilk gün ne geçmiş olabilir?O odada arkadaşımlaydım yani bir şey de olmadı :D.İşin  ikinci günü arkamda belirmeler,takip etmeler,üçüncü günü evlilik hakkında konuşup en çok kız çoçuğu olmasını istediğini söylemeler,dördüncü günü siz daha yemeğe çıkmadan iyi öğlenler dilemeler mesaj atmalar mesajlar mesajlar..Sözlü ve sözsüz mesajlar!Yamyam gibiydi bu erkekler ben ve tüm kadınlar ise kazandaki Eva..Erkekler hakkında(en azından çoğu için) yargılarım varken artık tabulaşmaya başlamıştı bu son örnekle.Artık ayırt edebiliyordum karakterlerini,amaçlarını.
     Şimdi verdiğim örnekler sonunda özellikle bahsetmek istediğim şu ki:Erkekleri yetiştiren kadındır en azından bizim ülkemizde böyle.Kadındır kadına saygıyı öğretecek olan.Kadın kendine saygı duyacak ki saygı görsün.Ama önceden doğru olan şimdi yanlışsa,oyuncak bebekten utandırılıyorsan yine bir annenin gözünün önünde dövülüyor,iş yerinde taciz ediliyorsan,sevgilin tarafından tecrübesizliğin yüzünden özgüvenin kırılıyorsa,saçın yerine klitorisin okşanıyorsa,fiziksel görünümün için yorum yapılıyorsa,çocuk doğurmak ev işi yapmak dışında bir anlam ifade etmiyorsan,kocandan dayak yiyorsan ve en önemlisi bunlara SES ÇIKARMIYORSAN nasıl saygı duyulmayı bekleyebilirsin ? Öğreneceğiz,öğreniyoruz.Sonra öğreteceğiz.
    AYŞEGÜL TERZİ ise bu zihniyetin kurbanlarının bilinen son yüzü.Seninle aynı düşünceye sahip olmalı mıyım diye soruyor?Toplu(!) taşıma aracında kimse sesini çıkaramıyor.Ona bunu yapan kişi de bir kadın tarafından dünyaya geldi fakat o KADINLAR ÖLMELİ diye bağırıyor.Tüm cehaletini Ayşegül üzerinde iz bırakmak için kullanıyor.Ayşegül Terzi yüzündeki morlukların acısından çok gururu acıyan bir kadın.Ama fiziksel ama psikolojik şiddetin bilinen son canlı örneği.Tüm kadınların sesi!!Öldürülmediği için sevinirken bu zihniyeti koruyan devletin onca gereksiz torbadan bir yasa da bizim için çıkarmasını diliyoruz.Çıktıktan sonra da uygulanabilirler arasına girerse de ne ala!!

                    P.S:KIŞINDA GİYİLEBİLİR ŞORTLAR VAR ÜSTELİK  ÜŞÜMÜYORSUNUZ.GÖZÜNÜZ ONLARI ARIYOR OLSUN !